Seçme Hikâyeler

Seçme Hikâyeler

قصص مختارة

سعيد فائق أباستانيك · 1936

مجموعة قصص قصيرة مختارة تعكس الحياة اليومية والإنسانية.

اقرأ البداية

النص الأصلي، وبعد كل سطر ترجمته.

SEMAVER (1936)

السماور (1936)

“Sabah ezanı okundu. Kalk yavrum, işe geç kalacaksın.”

"تُلي الأذان لصلاة الفجر. استيقظ يا بني، ستتأخر عن العمل."

Ali nihayet iş bulmuştu. Bir haftadır fabrikaya gidiyordu.

كان علي قد وجد أخيرًا عملاً. كان يذهب إلى المصنع منذ أسبوع.

Anası memnundu. Namazını kılmış, duasını yapmıştı.

كانت أمه مسرورة. كانت قد أدت صلاتها ودعت بدعائها.

İçindeki Cenabı Hak’la beraber oğlunun odasına girince uzun boyu, geniş vücudu ve çok genç çehresiyle rüyasında makineler, elektrik pilleri, ampuller gören, makine yağları sürünen ve bir dizel motoru homurtusu işiten oğlunu evvela uyandırmaya kıyamadı.

حين دخلت غرفة ابنها والله في قلبها، لم تستطع أن توقظه على الفور. بقامته الطويلة وجسده العريض ووجهه الفتي، كان يحلم بالآلات والبطاريات الكهربائية والمصابيح، مغطى بزيت الآلات، يسمع هدير محرك ديزل.

Ali işten çıkmış gibi terli ve pembeydi.

بدا علي وكأنه عائد للتو من العمل، متعرقًا ومورّد الوجنتين.

Halıcıoğlu’ndaki fabrikanın bacası kafasını kaldırmış, bir horoz vekarıyla sabaha, Kâğıthane sırtlarında beliren fecri-kâzibe bakıyordu.

مدخنة المصنع في خالِجي أوغلو رفعت رأسها، وبكبرياء ديك، حدّقت في الفجر الكاذب الذي يظهر فوق تلال كاغيتخانة.

Neredeyse ötecekti.

بدت مستعدة للصياح في أي لحظة.

Ali nihayet uyandı. Anasını kucakladı.

استيقظ علي أخيرًا. عانق أمه.

Her sabah yaptığı gibi yorganı kafasına büsbütün çekti.

كما يفعل كل صباح، سحب اللحاف فوق رأسه تمامًا.

Anası yorgandan dışarıda kalan ayaklarını gıdıkladı.

دغدغت أمه قدميه اللتين بقيتا خارج البطانية.

Yataktan bir hamlede fırlayan oğluyla beraber tekrar yatağa düştükleri zaman bir genç kız kahkahasıyla gülen kadın, mesut sayılabilirdi.

حين تدحرجا كلاهما على السرير من جديد بعد أن قفز منه بحركة واحدة سريعة، ضحكت المرأة كفتاة صغيرة. كان يمكن حقًا أن تُوصف بالسعيدة.

Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler?

ألم يكونا من قلة المحظوظين في حيّهم؟

Anasının çocuğundan, çocuğun anasından başka gelirleri var mıydı?

هل كان للأم مال آخر غير ابنها، أو للابن شيء آخر غير أمه؟

Yemek odasına kucak kucağa geçtiler.

مشيا إلى غرفة الطعام ذراعًا بذراع.

Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu.

امتلأت الغرفة برائحة الخبز المحمّص.

Semaver, ne güzel kaynardı.

كم كان السماور يغلي بجمال.

Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi.

تخيّل علي السماور مصنعًا لا معاناة فيه، ولا إضرابات، ولا حوادث.

Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.

لا ينتج شيئًا سوى العطر والبخار وسعادة الصباح.

Sabahleyin Ali’nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi.

في الصباحات، إلى جانب السماور، كان علي يحب أيضًا وعاء السحلب المنتظر أمام المصنع.

Sonra sesler. Halıcıoğlu’ndaki askeri mektebin borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç’i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır, arzular söndürürdü.

ثم كانت هناك الأصوات. بوق المدرسة العسكرية في خالِجي أوغلو والصفارة الطويلة للمصنع تتردد عبر القرن الذهبي كله، تثير رغبات في داخله ثم تُخمدها من جديد.

Demek ki Alimiz biraz şairceydi.

يبدو أن عليّنا هذا كانت له روح شاعرية.

Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç’e büyük transatlantikler sokmaya benzerse de biz, Ali, Mehmet, Hasan biraz böyleyizdir.

إذا كانت الحساسية في عامل كهربائي في المطحنة الكبرى أمرًا مستبعدًا كاستبعاد دخول البواخر العملاقة إلى القرن الذهبي، فإن عليًا ومحمدًا وحسنًا وبقيتنا مثل ذلك تمامًا.

Hepimizin gönlünde bir aslan yatar.

في قلب كل منا أسد نائم.

Ali annesinin elini öptü.

قبّل علي يد أمه.

Sonra şekerli bir şey yemiş gibi dudaklarını yaladı.

ثم لعق شفتيه كأنه أكل شيئًا حلوًا.

Annesi gülüyordu.

ابتسمت أمه.

O annesini her öpüşte, böyle bir defa yalanmayı âdet etmişti.

في كل مرة كان يقبّل فيها أمه، كان قد اعتاد أن يلعق شفتيه مرة بعد ذلك.

Evin küçük bahçesindeki saksıların içinde fesleğenler vardı.

كانت هناك أصص من الريحان تنمو في حديقة البيت الصغيرة.

Ali birkaç fesleğen yaprağını parmaklarıyla ezerek avuçlarını koklaya koklaya uzaklaştı.

سحق علي بضع أوراق ريحان بين أصابعه ومضى، يستنشق عطرها من راحتيه.

Sabah serin, Haliç sisliydi. Arkadaşlarını sandal iskelesinde buldu; hepsi de dinç delikanlılardı.

كان الصباح باردًا، وكان القرن الذهبي مغطى بالضباب. وجد أصدقاءه عند رصيف القارب؛ كانوا جميعًا شبانًا أقوياء.

Beş kişi Halıcıoğlu’na geçtiler.

عبر الخمسة إلى خالِجي أوغلو.

Ali bütün gün zevkle, hırsla, iştiyakla çalışacak.

كان علي سيعمل طوال اليوم بمتعة وعزيمة وحماس.

Fakat arkadaşlarından üstün görünmek istemeden.

لكن دون أن يحاول أن يبدو أفضل من أصدقائه.

Onun için dürüst, gösterişsiz işleyecek.

لذلك كان يعمل بأمانة ودون استعراض.

Yoksa işinin fiyakasını da öğrenmiştir.

وإلا، فقد كان قد تعلم بالفعل كل حيل مهنته.

Onun ustası İstanbul’da bir tek elektrikçiydi. Bir Alman’dı.

كان معلمه أمهر كهربائي في إسطنبول كلها. كان ألمانيًا.

Ali’yi çok severdi, işinin dalaveresini, numarasını da öğretmişti.

كان معجبًا به جدًا وقد علّمه أيضًا الأسرار والتقنيات الصغيرة للمهنة.

Kendi kadar usta ve becerikli olanlardan daha üstün görünmenin esrarı çeviklikte, acelede, aşağı yukarı sporda yani gençlikteydi.

سر أن يبدو المرء متفوقًا حتى على من هم بنفس مهارته وقدرته يكمن في الرشاقة والسرعة ولمسة من الرياضة—باختصار، في الشباب.

Akşama, arkadaşlarına yeni bir dost, yeni bir kafadar, ustalarına sağlam bir işçi kazandırdığına emin ve memnun evine döndü.

في ذلك المساء، مقتنعًا ومسرورًا بأنه قد كسب لأصدقائه رفيقًا جديدًا ولمعلميه عاملًا يُعتمد عليه، عاد إلى البيت.

Anasını kucakladıktan sonra karşı kahveye, arkadaşlarının yanına koştu.

بعد أن عانق أمه، أسرع إلى المقهى حيث كان أصدقاؤه ينتظرون.

Bir pastra oynadılar. Bir heyecanlı tavla partisi seyretti.

لعبوا لعبة الباسترا. شاهد مباراة طاولة زهر مثيرة.

Sonra evinin yolunu tuttu. Anası yatsı namazını kılıyordu.

ثم توجه إلى البيت. كانت أمه تؤدي صلاة العشاء.

Her zaman yaptığı gibi anacığının önüne çömeldi.

كعادته دائمًا، ركع أمام أمه الحبيبة.

Seccadenin üzerinde taklalar attı. Dilini çıkardı.

تدحرج على سجادة الصلاة. أخرج لسانه.

Nihayet kadını güldürmeye muvaffak olduğu zaman, kadıncağız selam vermek üzereydi.

أخيرًا، حين نجح في إضحاك المرأة، كانت على وشك إنهاء صلاتها.

Anası: “Ali be, günah be yavrum” dedi. “Günah yavrucuğum, yapma!”

قالت أمه: "يا علي يا بني، هذا إثم." "إثم يا ولدي العزيز. لا تفعل ذلك!"

Ali: “Allah affeder ana” dedi.

أجاب علي: "الله يغفر يا أمي."

Sonra saf, masum sordu:

ثم سأل ببراءة:

“Allah hiç gülmez mi?”

"ألا يضحك الله أبدًا؟"

Yemekten sonra Ali, bir Natpinkerton romanı okumaya daldı.

بعد العشاء، انغمس علي في قراءة رواية نيك كارتر.

Anası ona bir kazak örüyordu.

كانت أمه تحيك له سترة.

Sonra yükün içinden lavanta çiçeği kokan şilteler serip yattılar.

لاحقًا فرشا الفرشات المعطرة باللافندر من صندوق الفراش وناما.

Anası sabah namazı okunurken Ali’yi uyandırdı.

أيقظت أمه عليًا عند أذان الفجر.

Kızarmış ekmek kokan odada semaver ne güzel kaynardı.

في الغرفة العطرة برائحة الخبز المحمّص، غلى السماور بجمال.

Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de patron olan bir fabrikaya benzetirdi.

قارن علي السماور بمصنع لا معاناة فيه، ولا إضرابات، ولا أرباب عمل.

Onda yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.

لا ينتج شيئًا سوى العطر والبخار وسعادة الصباح.

Ali’nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazında niyazında bir komşu hanım gelir gibi geldi.

بالنسبة لأم علي، جاء الموت كزائر، كجارة ترتدي منديل رأس ومكرّسة لصلواتها.

Sabahları oğlunun çayını, akşamları iki kap yemeğini hazırlaya hazırlaya akşamı ediyordu.

كانت تقضي أيامها في تحضير الشاي لابنها كل صباح وطبقين لكل عشاء.

Fakat yüreğinin kenarında bir sızı hissediyor; buruşuk ve tülbent kokan vücudunda akşamüstleri merdivenleri hızlı hızlı çıktığı zaman bir kesiklik, bir ter, bir yumuşaklık duyuyordu.

لكنها كانت تشعر بألم في طرف قلبها؛ في جسدها المتجعد الذي تفوح منه رائحة قماش المنديل، كانت تشعر بالضعف والتعرق ونعومة غريبة كلما أسرعت في صعود الدرج في المساء.

Bir sabah, daha Ali uyanmadan, semaverin başında üzerine bir fenalık gelmiş, yakın sandalyeye çöküvermişti. Çöküş, o çöküş.

في صباح ما، قبل أن يستيقظ علي، كانت واقفة بجانب السماور حين شعرت فجأة بالدوار وسقطت على الكرسي القريب. لم تنهض بعد ذلك أبدًا.

Ali annesinin kendisini bu sabah niçin uyandırmadığına hayret etmekle beraber uzun zaman vaktin geciktiğini anlayamamıştı.

رغم أن عليًا تساءل لماذا لم توقظه أمه ذلك الصباح، استغرقه وقت طويل ليدرك كم تأخر الوقت.

Fabrikanın düdüğü, camların içinden tizliğini, can koparıcılığını terk etmiş ve bir sünger içinden geçmiş gibi yumuşak, kulaklarına geldi. Fırladı.

وصلت صفارة المصنع إلى أذنيه عبر النوافذ، مخفّفة كأنها مرت عبر إسفنجة، مجردة من حدّتها ومن قدرتها على تمزيق الروح. قفز واقفًا.

Yemek odasının kapısında durdu.

توقف عند عتبة باب غرفة الطعام.

Masaya elleri dayalı uyuklar gibi vaziyetteki ölüyü seyretti.

نظر إلى المرأة الميتة الجالسة بلا حراك ويداها مستريحتان على الطاولة.

Onu uyuyor sanıyordu. Ağır ağır yürüdü.

ظن أنها نائمة. مشى نحوها ببطء.

Omuzlarından tuttu. Dudaklarını soğumaya başlamış yanaklara sürdüğü zaman ürperdi.

حين أمسكها من كتفيها وضغط شفتيه على خدّيها اللذين بدآ بالفعل يبردان، ارتجف.

Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak. O kadar, muvaffak olmuş bir aktör.

في مواجهة الموت، مهما فعلنا، بالكاد نبدو مختلفين عن ممثل ناجح. فقط ذلك—ممثل ناجح.

Sarıldı. Onu kendi yatağına götürdü.

عانقها. حملها إلى سريره الخاص.

Yorganı üstlerine çekti; soğumaya başlayan vücudu ısıtmaya çalıştı.

سحب اللحاف فوقهما معًا وحاول أن يدفئ جسدها البارد.

Vücudunu, hayatiyetini bu soğuk insana aşılamaya uğraştı.

كافح ليبث حيويته الخاصة في ذلك الجسد البارد.

Sonra, âciz, onu köşe minderinin üzerine attı.

ثم، عاجزًا، أضجعها على وسائد الزاوية.

Bütün arzusuna rağmen o gün ağlayamadı.

رغم كل شوقه، لم يستطع أن يبكي ذلك اليوم.

Gözleri yandı, yandı, bir damla yaş çıkarmadı.

احترقت عيناه واحترقتا، لكن لم تسقط دمعة واحدة.

Aynaya baktı.

نظر في المرآة.

En büyük kederin karşısında, bir gece uykusuz kalmış insan çehresinden başka bir çehre almak kabil olmayacak mıydı?

هل كان مستحيلاً، حتى أمام أعظم الأحزان، أن يرتدي وجهًا آخر غير وجه من قضى ليلة بلا نوم؟

Ali birdenbire zayıflamak, birdenbire saçlarını ağarmış görmek, birdenbire belinde müthiş bir ağrıyla iki kat oluvermek, hemen yüz yaşına girmiş kadar ihtiyarlamak istiyordu.

أراد علي أن يصبح نحيلاً دفعة واحدة، أن يرى شعره يبيضّ فجأة، أن ينحني من ألم لا يُحتمل في ظهره، أن يشيخ كأنه أصبح فجأة ابن مئة عام.

Sonra ölüye bir daha baktı. Hiç de korkunç değildi.

ثم نظر مرة أخرى إلى المرأة الميتة. لم تكن مخيفة على الإطلاق.

Bilakis çehre eskisi kadar müşfik, eskisi kadar mülayimdi.

على العكس، كان وجهها لطيفًا وطيبًا كما كان دائمًا.

Ölünün yarı kapalı gözlerini metin bir elle kapadı. Sokağa fırladı.

بيد ثابتة أغلق عينيها نصف المفتوحتين. ثم ركض إلى الشارع.

Komşu ihtiyar hanıma haber verdi.

أخبر الجارة العجوز.

Komşular koşa koşa eve geldiler.

هرع الجيران إلى البيت.

O fabrikaya yollandı.

هو نفسه توجه إلى المصنع.

Yolda kayıkla giderken, ölüme alışmış gibiydi.

وبينما كان يعبر الماء بالقارب، بدا وكأنه قد اعتاد بالفعل على الموت.

Yan yana, kucak kucağa, aynı yorganın içinde yatmışlardı.

كانا قد ناما جنبًا إلى جنب، متعانقين تحت اللحاف نفسه.

Ölüm munis, anasına girdiği gibi onun bütün hassasiyetini, şefkatini, yumuşaklığını almıştı.

كان الموت لطيفًا. تمامًا كما دخل إلى أمه، أخذ معه كل رقتها وحنانها ولطفها.

Yalnız biraz soğuktu. Ölüm bildiğimiz kadar korkunç bir şey değildi. Yalnız biraz soğuktu o kadar...

كان فقط بردًا خفيفًا. لم يكن الموت مرعبًا كما تخيلناه. مجرد برد خفيف—هذا كل شيء...

Ali, günlerce evin boş odalarında gezindi.

لأيام تجوّل علي في غرف البيت الفارغة.

Gece ışık yakmadan oturdu.

في الليل كان يجلس دون أن يشعل مصباحًا.

Geceyi dinledi. Anasını düşündü. Fakat ağlayamadı.

كان يصغي إلى الليل. كان يفكر في أمه. لكنه لم يستطع أن يبكي.

Bir sabah yemek odasında karşı karşıya geldiler.

في صباح ما وقفا وجهًا لوجه في غرفة الطعام.

O, yemek masasının muşambası üzerinde sakin ve parlaktı.

وقف هناك، هادئًا ولامعًا فوق قماش الطاولة المشمّع.

Güneş sarı pirinç maddenin üzerinde donakalmıştı.

تجمّد ضوء الشمس على النحاس الأصفر.

Onu kulplarından tutarak gözlerinin göremeyeceği bir yere koydu.

ممسكًا به من مقبضيه، حمله إلى مكان لن تراه عيناه أبدًا.

Kendisi bir sandalyeye çöktü.

ثم انهار على كرسي.

Bol bol, sessiz bir yağmur gibi ağladı.

بكى بحرية، بصمت، كالمطر الرقيق.

Ve o evde o, bir daha kaynamadı.

وفي ذلك البيت، لم يغلِ مرة أخرى أبدًا.

Bundan sonra Ali’nin hayatına bir salep güğümü girer.

منذ ذلك الحين، دخل وعاء السحلب حياة علي.

Kış Haliç etrafında İstanbul’dakinden daha sert, daha sisli olur.

كان الشتاء حول القرن الذهبي أقسى وأكثر ضبابية من بقية إسطنبول.

Bozuk kaldırımların üzerinde buz tutmuş çamur parçalarını kırarak erkenden işe gidenler, mektep hocaları, celepler ve kasaplar fabrikanın önünde bir müddet dinlenirler, kocaman bir duvara sırtlarını vererek üstüne zencefil ve tarçın serpilmiş salep içerlerdi.

وهم يكسرون كتل الطين المتجمدة على الأرصفة المتصدعة، أولئك الذين ذهبوا مبكرًا إلى العمل—المعلمون وتجار المواشي والجزارون—كانوا يتوقفون قليلاً أمام المصنع، يستندون إلى جداره الكبير، ويشربون السحلب المرشوش بالزنجبيل والقرفة.

Yün eldivenlerin içinde saklı kıymettar elleri salep fincanını kucaklayan, burunları nezleli, kafaları grevli, ıstıraplı pirinç bir semaver gibi tüten sarışın ameleler, mektep hocaları, celepler, kasaplar ve bazen fakir mektep talebeleri kocaman fabrika duvarına sırtlarını verirler; üstüne rüyalarının mabadi serpilmiş salepten yudum yudum içerlerdi.

عمال أشقر الشعر، معلمون، تجار مواشي، جزارون، وأحيانًا تلاميذ فقراء، أيديهم الثمينة مخبأة داخل قفازات صوفية، يحتضنون أكواب السحلب، وأنوفهم تسيل من البرد، وعقولهم مثقلة بالإضرابات والمعاناة، يتصاعد منهم البخار كأباريق النحاس، كانوا يستندون إلى جدار المصنع الكبير ويرشفون، شيئًا فشيئًا، السحلب المرشوش بأصداء أحلامهم.

اقرأ الكتاب كاملًا في التطبيق، مع الصوت والترجمة بلمسة واحدة.

المزيد من الكتب باللغة التركية