Kürk Mantolu Madonna

Kürk Mantolu Madonna

Die Madonna im Pelzmantel

Sabahattin Ali · 1943

Ein tief emotionaler Roman über Liebe, Einsamkeit und Innenleben.

Den Anfang lesen

Der Originaltext, jede Zeile gefolgt von ihrer Übersetzung.

Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır.

Von allen Menschen, die ich bisher getroffen habe, hat mich vielleicht einer am meisten beeinflusst.

Aradan aylar geçtiği halde bir türlü bu tesirden kurtulamadım.

Auch nach Monaten bin ich die Auswirkungen noch immer nicht losgeworden.

Ne zaman kendimle başbaşa kalsam, Raif Efendinin saf yüzü, biraz dünyadan uzak, buna rağmen bir insana tesadüf ettikleri zaman şaşkınca tebessüm etmek istiyen bakışları gözlerimin önünde canlanıyor. Halbuki o hiç de fevkalâde bir adam değildi.

Immer wenn ich mit meinen Gedanken allein bin, erscheint mir Raif Efendis unschuldiges Gesicht vor meinem inneren Auge, ein wenig weltfremd, doch mit einem Ausdruck, der bei jeder Begegnung mit jemandem überrascht zu lächeln schien. Dabei war er gar kein außergewöhnlicher Mann.

Hattâ pek alelâde, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biri idi.

Tatsächlich war er nur einer jener gewöhnlichen, unauffälligen Menschen, von denen wir täglich Hunderte um uns herum sehen und an denen wir achtlos vorbeigehen.

Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı.

Es gab in seinem Leben – sowohl in den Teilen, die wir kannten, als auch in den Teilen, die wir nicht kannten – ganz sicher nichts, was Neugierde hätte wecken können.

Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: «Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar?

Wenn wir solche Menschen sehen, fragen wir uns oft: „Warum leben sie? Was finden sie im Leben?“

Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?» Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de, istemeseler de işlemeğe mahkûm birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç âlemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz.

Welche Logik, welche Weisheit gebietet, dass sie auf Erden wandeln und atmen? Doch wenn wir darüber nachdenken, betrachten wir nur das äußere Erscheinungsbild dieser Menschen; uns kommt nie in den Sinn, dass auch sie Köpfe haben und in diesen Köpfen ein Verstand, der dazu bestimmt ist, zu funktionieren, ob sie wollen oder nicht, und dass sie infolgedessen eine eigene innere Welt besitzen.

Bu âlemin tezahürlerini dışarı vermediklerine bakıp onların mânen yaşamadıklarına hükmedecek yerde, en basit bir beşer tecessüsü ile, bu meçhul âlemi merak etsek, belki hiç ummadığımız şeyler görmemiz, beklemediğimiz zenginliklerle karşılaşmamız mümkün olur.

Anstatt daraus zu schließen, dass sie kein spirituelles Leben führen, weil sie die Auswirkungen dieser Welt nicht äußerlich manifestieren, könnten wir, wenn wir uns auch nur der einfachsten menschlichen Neugier und dem Staunen über diese unbekannte Welt hingeben würden, vielleicht Dinge sehen, die wir nie erwartet hätten, und Reichtümer entdecken, die wir nicht vorhergesehen haben.

Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar.

Aus irgendeinem Grund bevorzugen die Menschen jedoch die Suche nach Dingen, bei denen sie vorhersagen können, was sie finden werden.

Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmiyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.

Einen Helden zu finden, der bereit ist, in einen Brunnen hinabzusteigen, von dem bekannt ist, dass er von einem Drachen bewohnt wird, ist sicherlich einfacher, als jemanden zu finden, der mutig genug ist, in einen Brunnen hinabzusteigen, dessen Inhalt völlig unbekannt ist.

Benim de Raif Efendiyi daha yakından tanımam sadece bir tesadüf eseridir.

Dass ich Raif Efendi näher kennenlernte, war reiner Zufall.

Bir bankadaki küçük memuriyetimden çıkarıldıktan sonra - neden çıkarıldığımı hâlâ bilmiyorum, bana sadece tasarruf için dediler, fakat haftasına yerime adam aldılar - Ankarada uzun müddet iş aradım.

Nachdem ich meinen Nebenjob bei einer Bank verloren hatte – ich weiß immer noch nicht warum, sie sagten nur, es sei aus Kostengründen geschehen, aber innerhalb einer Woche wurde jemand als Ersatz eingestellt –, suchte ich lange Zeit nach einem Job in Ankara.

Beş on kuruş param, yaz aylarını sürünmeden geçirmemi temin etti, fakat yaklaşan kış, arkadaş odalarında, sedir üzerinde yatmanın sonu gelmesini icabettiriyordu. Bir hafta sonra bitecek olan lokanta karnesini yenileyecek kadar bile param kalmamıştı.

Meine wenigen Ersparnisse hatten mir zwar einen unbeschwerten Sommer ermöglicht, doch der nahende Winter bedeutete das Ende der Übernachtungen auf Sofas bei Freunden. Ich hatte nicht einmal mehr genug Geld, um meinen Restaurantgutschein zu verlängern, der in einer Woche ablief.

Sonu çıkmıyacağını bile bile girdiğim bir çok kabul imtihanlarının hakikaten sonu çıkmayınca nedense gene üzülüyor; arkadaşlardan habersiz olarak, tezgâhtarlık için müracaat ettiğim mağazalardan red cevabı alınca yeis içinde geceyarılarına kadar dolaşıyordum.

Obwohl ich wusste, dass es zu keinem Ergebnis kommen würde, legte ich viele Aufnahmeprüfungen ab, und wenn diese Prüfungen tatsächlich zu nichts führten, war ich aus irgendeinem Grund trotzdem verärgert; und wenn ich Absagen von den Geschäften erhielt, bei denen ich mich ohne Wissen meiner Freunde auf Stellen als Verkaufsassistent beworben hatte, irrte ich verzweifelt bis Mitternacht umher.

Bir kaç tanıdık tarafından arasıra davet edildiğim içki sofralarında dahi vaziyetimin ümitsizliğini unutamıyordum.

Selbst bei den gelegentlichen Trinkgelagen, zu denen mich einige Bekannte einluden, konnte ich die Hoffnungslosigkeit meiner Situation nicht vergessen.

İşin garibi, sıkıntımın arttığı ve ihtiyaçlarımın beni bugünden yarına çıkarması bile imkânsız hale geldiği nisbette, benim de çekingenliğim, mahcupluğum artıyordu.

Das Merkwürdige war, dass mit zunehmenden Problemen und immer überwältigender werdenden Bedürfnissen, die mich nicht einmal mehr von einem Tag zum nächsten brachten, auch meine Schüchternheit und Verlegenheit zunahmen.

Evvelce bana iş bulmaları için müracaat ettiğim ve hiç de fena muamele görmediğim bazı tanıdıklara sokakta rasladığım zaman başımı önüme eğip hızla geçiyordum; evvelce bana yemek yedirmelerini serbestçe rica ettiğim ve sıkılmadan ödünç para aldığım arkadaşlarıma karşı bile değişmiştim.

Früher senkte ich den Kopf und ging schnell an Bekannten vorbei, die ich um Hilfe bei der Arbeitssuche gebeten hatte und von denen ich nie schlecht behandelt worden war; sogar meine Einstellung gegenüber Freunden, von denen ich ohne Zögern Essen verlangt und mir Geld geliehen hatte, hatte sich geändert.

«Vaziyetin nasıl?» diye sordukları zaman, acemi bir gülümseme ile: «Fena değil... Tektük muvakkat işler buluyorum!» diye cevap veriyor ve hemen kaçıyordum. İnsanlara nekadar çok muhtaç olursam onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.

Wenn sie fragten: „Wie geht es dir?“, antwortete ich mit einem gequälten Lächeln: „Nicht schlecht … Ich finde ab und zu Aushilfsjobs!“ und rannte dann sofort weg. Je mehr ich auf andere Menschen angewiesen war, desto größer war mein Bedürfnis, sie zu meiden.

Bir gün, akşamüstü, istasyonla Sergievi arasındaki tenha yolda ağır ağır yürüyor, Ankaranın harikulâde sonbaharını doya doya içime çekerek ruhumda nikbin bir hava yaratmak istiyordum.

Eines Tages, am späten Nachmittag, schlenderte ich langsam den abgelegenen Weg zwischen dem Bahnhof und Sergievi entlang, in der Hoffnung, die herrliche Herbstluft von Ankara aufzusaugen und in mir eine optimistische Stimmung zu erzeugen.

Halkevinin camlarında aksederek beyaz mermer binayı kan rengi deliklere boğan güneş, akasya ağaçlarının ve çam fidanlarının üzerinde yükselen ve buğu mudur, toz mudur, ne olduğu belli olmıyan duman, her hangi bir inşaattan dönen ve parça parça elbiselerinin içinde sessiz ve biraz kambur yürüyen ameleler, üstünde yer yer otomobil lâstiği izleri uzanan asfalt...

Die Sonne, die sich in den Fenstern des Gemeindezentrums spiegelte und blutrote Löcher in das weiße Marmorgebäude warf; der Rauch, der über den Akazienbäumen und Kiefernsetzlingen aufstieg – ob es Nebel oder Staub war, blieb unklar; die Arbeiter, die von einer Baustelle zurückkehrten, schweigend und etwas gebückt in ihren zerrissenen Kleidern; der Asphalt mit vereinzelten Reifenspuren…

Bunların hepsi mevcudiyetlerinden memnun görünüyorlardı. Her şey, her şeyi olduğu gibi kabul etmekteydi. Şu halde bana da yapacak başka bir şey kalmıyordu. Tam bu sırada yanımdan hızla bir otomobil geçti.

Sie schienen alle mit ihrer Situation zufrieden zu sein. Alles wurde so hingenommen, wie es war. Also konnte ich nichts weiter tun. Genau in diesem Moment raste ein Auto an mir vorbei.

Başımı çevirip baktığım zaman camın arkasındaki çehreyi tanıdığımı zannettim. Nitekim araba beş, on adım gittikten sonra durdu, kapısı açıldı; mektep arkadaşlarımdan Hamdi, başını uzatmış, beni çağırıyordu

Als ich den Kopf drehte, um hinzusehen, glaubte ich, das Gesicht hinter dem Fenster zu erkennen. Tatsächlich hielt der Wagen nach fünf oder zehn Schritten an, die Tür öffnete sich; Hamdi, einer meiner Schulfreunde, lehnte sich hinaus und rief mich.

Sokuldum.

Ich kuschelte mich näher an ihn heran.

«Nereye gidiyorsun?» diye sordu.

„Wo gehst du hin?“, fragte er.

«Hiç, geziniyorum!»

"Nichts, ich bin nur so herumgelaufen!"

«Gel, bize gidelim!»

"Komm, lass uns zu uns gehen!"

Cevabımı beklemeden bana yanında yer açtı. Yolda anlattığına göre, çalıştığı şirketin bazı fabrikalarını dolaşmaktan geliyordu:

Ohne meine Antwort abzuwarten, machte er mir Platz neben sich. Wie er mir unterwegs erzählte, kam er gerade von einem Besuch in einigen Fabriken seines Arbeitgebers.

«Geleceğimi eve telgrafla bildirmiştim, her halde hazırlık yapmışlardır. Yoksa seni davet etmiye cesaret edemezdim!» dedi..

„Ich hatte meine Familie per Telegramm über meine Ankunft informiert, also müssen sie Vorbereitungen getroffen haben. Sonst hätte ich es nicht gewagt, Sie einzuladen!“, sagte er.

Güldüm.

Ich lachte.

Evvelce sık sık görüştüğüm Hamdiyi, bankadan ayrıldığımdan beri görmemiştim. Makine vesaire komisyonculuğu yapan, ayni zamanda orman ve kereste işleriyle uğraşan bir şirkette müdür muavini olduğunu ve oldukça iyi bir para aldığını biliyordum.

Ich hatte Hamdi, mit dem ich mich früher oft getroffen hatte, seit meinem Ausscheiden aus der Bank nicht mehr gesehen. Ich wusste, dass er stellvertretender Geschäftsführer einer Firma war, die mit Maschinen und anderen Wertpapieren handelte, und dass er auch in der Forst- und Holzbranche tätig war und ein recht gutes Gehalt verdiente.

İşsiz zamanımda kendisine müracaat etmeyişim de hemen hemen bunun içindi: iş bulmasını rica etmiye değil de, para yardımı yapmasını istemiye geldim zanneder diye çekinmiştim.

Als ich arbeitslos war, habe ich mich aus fast demselben Grund nicht an ihn gewandt: Ich hatte Angst, er würde denken, ich würde ihn um finanzielle Hilfe bitten, anstatt um Hilfe bei der Jobsuche.

«Hep bankada mısın?» diye sordu.

„Sind Sie immer in der Bank?“, fragte er.

«Hayır, ayrıldım!” dedim.

"Nein, ich bin weg!", sagte ich.

Hayret etti:

Er war überrascht:

«Nereye girdin?»

"Wo bist du reingegangen?"

İstemiye istemiye cevap verdim:

Ich antwortete widerwillig:

«Açıktayım!»

"Ich bin entlarvt!"

Beni baştan aşağı bir süzdü, kılık kıyafetime baktı, evine davet ettiğine pişman olmamış olmalı ki, elini dostça bir tebessümle omuzuma vurarak:

Er musterte mich von oben bis unten, begutachtete meine Kleidung und bereute es offenbar nicht, mich zu sich nach Hause eingeladen zu haben, denn er klopfte mir mit einem freundlichen Lächeln auf die Schulter und sagte:

«Bu akşam konuşup bir çare buluruz, aldırma!» dedi.

„Wir werden heute Abend noch reden und eine Lösung finden, keine Sorge!“, sagte er.

Halinden memnun ve kendinden emin görünüyordu. Demek artık tanıdıklara yardım lüksünü bile yapacak hale gelmişti. Gıpta ettim.

Er wirkte zufrieden und selbstsicher. Offenbar hatte er einen Punkt erreicht, an dem er es sich sogar leisten konnte, Bekannten zu helfen. Ich beneidete ihn.

Küçük, fakat şirin bir evde oturuyordu. Biraz çirkin, fakat canayakın bir karısı vardı. Hiç çekinmeden yanımda öpüştüler. Hamdi beni yalnız bırakarak yıkanmıya gitti.

Er wohnte in einem kleinen, aber charmanten Haus. Seine Frau war zwar nicht besonders attraktiv, aber freundlich. Sie küssten sich ganz offen vor mir. Hamdi ließ mich allein, damit ich baden konnte.

Beni karısına tanıtmadığı için, ne yapacağımı bilmeden, misafir odasının ortasında dikilip kaldım. Karısı da kapının yanında duruyor ve belli etmeden beni süzüyordu. Bir müddet düşündü. Galiba zihninden «Buyurun, oturun!» demek geçti.

Weil er mich seiner Frau nicht vorgestellt hatte, stand ich mitten im Gästezimmer und wusste nicht, was ich tun sollte. Seine Frau stand an der Tür und beobachtete mich verstohlen. Sie dachte einen Moment nach. Ich glaube, ihr kam der Gedanke: „Bitte, setzen Sie sich!“

Fakat sonra buna lüzum görmiyerek yavaşça dışarı süzüldü.

Da er aber keinen Grund dafür sah, entzog er sich langsam dem Weg.

Her zaman ihmalkâr olmıyan, hattâ bu gibi kaidelere fazlaca dikkat eden ve hayattaki muvaffakiyetinin bir kısmını da bu dikkatine borçlu olan Hamdinin beni böyle ortada bırakıvermesinin sebebini düşündüm.

Ich wunderte mich, warum Hamdi, der niemals nachlässig war, im Gegenteil solchen Regeln große Aufmerksamkeit schenkte und einen Teil seines Erfolgs im Leben dieser Detailgenauigkeit verdankte, mich in eine solche missliche Lage bringen würde.

Mühimce mevkilere geçen adamların esaslı âdetlerinden biri de galiba eski - ve kendilerinden geri kalmış - arkadaşlarına karşı gösterdikleri bu biraz da şuurlu dalgınlıktı.

Es scheint, dass eine der prägenden Gewohnheiten von Männern, die in wichtige Positionen aufsteigen, diese gewisse bewusste Gleichgültigkeit ist, die sie gegenüber ihren älteren – und weniger bekannten – Kameraden an den Tag legen.

Sonra, o zamana kadar «siz» diye hitap ettikleri dostlarına birdenbire ahpapça «sen» diyecek kadar alçak gönüllü ve babacan oluvermek, karşısındakinin sözünü yarıda kesip resgele mânasız bir şey sormak ve bunu gayet tabiî olarak, hattâ çok kere şefkat ve merhamet dolu bir tebessümle birlikte yapmak...

Dann plötzlich so demütig und väterlich, dass sie Freunde, die sie zuvor mit „Sie“ (formell) angesprochen hatten, mit einem freundlichen „Sie“ (informell) anredeten, jemanden unterbrachen, um eine beliebige, bedeutungslose Frage zu stellen, und dies ganz natürlich taten, oft mit einem Lächeln voller Mitgefühl und Barmherzigkeit...

Bütün bunlarla son günlerde o kadar çok karşılaşmıştım ki, Hamdiye kızmak ve gücenmek aklıma bile gelmedi. Sadece, kalkıp kimseye haber vermeden gitmeyi ve bu sıkıntılı vaziyetten kurtulmayı düşündüm.

Ich hatte in letzter Zeit so viele solcher Dinge erlebt, dass es mir gar nicht in den Sinn kam, wütend oder beleidigt auf Hamdiye zu sein. Ich dachte einfach nur daran, aufzustehen und zu gehen, ohne jemandem Bescheid zu sagen, und dieser schwierigen Situation zu entkommen.

Fakat bu sırada beyaz önlüklü, başörtülü, yaşlı bir köylü kadın, yamalı siyah çoraplariyle, hiç ses çıkarmadan kahve getirdi. Üzeri sırma çiçekli lâcivert koltuklardan birine oturdum, etrafıma baktım.

Doch dann brachte eine ältere Bäuerin in weißer Schürze und Kopftuch, mit geflickten schwarzen Strümpfen, lautlos Kaffee. Ich setzte mich in einen der marineblauen Sessel mit goldener Blumenstickerei und sah mich um.

Duvarlarda aile ve artist fotoğrafları, kenarda, hanıma ait olduğu anlaşılan bir kitap rafında, yirmi beş kuruşluk birkaç romanla moda mecmuaları vardı.

Die Wände waren mit Familien- und Künstlerfotos geschmückt, und in der Ecke, auf einem Bücherregal, das offenbar der Hausherrin gehörte, standen einige Romane zu je fünfundzwanzig Kuruş sowie Modezeitschriften.

Bir sigara iskemlesinin altına dizilmiş bulunan birkaç albüm, misafirler tarafından bir hayli hırpalanmışa benziyordu

Mehrere unter einem Zigarettensessel aufgereihte Alben sahen von den Gästen ziemlich mitgenommen aus.

Ne yapacağımı bilmediğim için onlardan birini aldım, daha açmadan Hamdi kapıda göründü. Bir eliyle ıslak saçlarını tarıyor, ötekiyle açık yakalı beyaz frenk gömleğinin düğmelerini ilikliyordu.

Da ich nicht wusste, was ich damit anfangen sollte, hob ich es auf, und bevor ich es überhaupt öffnen konnte, erschien Hamdi in der Tür. Mit einer Hand fuhr er sich durch sein nasses Haar, mit der anderen knöpfte er sein weißes, offenes Hemd zu.

«E, nasılsın bakalım, anlat!» diye sordu.

„Na, wie geht es dir? Erzähl mir etwas über dich!“, fragte er.

«Hiç!... Söyledim ya!.»

"Nichts!... Ich hab's dir doch schon gesagt!"

Bana rasgeldiğinden memnun görünüyordu. İhtimal, eriştiği mertebeleri gösterebildiğine, yahut da, benim halimi düşünerek, benim gibi olmadığına seviniyordu.

Er schien erfreut, mich kennengelernt zu haben. Vielleicht wollte er nur seinen erreichten Status zur Schau stellen, oder vielleicht war er angesichts meiner Lage einfach froh, nicht so zu sein wie ich.

Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felâket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belâları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belâları kendi üstlerine çektikleri için, alâka ve merhamet göstermek isteriz.

Aus irgendeinem Grund empfinden wir Erleichterung, wenn wir sehen, wie Menschen, mit denen wir schon eine Weile den Lebensweg gegangen sind, Unglück oder Not widerfährt, als ob wir diese Katastrophen von uns selbst abgewendet hätten, und wir möchten Mitgefühl und Anteilnahme für diese unglücklichen Seelen zeigen, als ob sie das Unglück auf sich gezogen hätten, das uns hätte treffen können.

Hamdi de bana ayni hislerle hitabeder gibiydi:

Hamdi schien mir gegenüber dieselben Gefühle zu hegen:

«Yazı filân yazıyor musun?» dedi.

„Schreibst du irgendetwas?“, fragte er.

«Arasıra... Şiir, hikâye!»

„Gelegentlich... Gedichte, Geschichten!“

«Bir faydası oluyor mu bari?»

"Bringt es überhaupt etwas Gutes?"

Gene güldüm. O, «Bırak böyle şeyleri canım!» diyerek pratik hayatın muvaffakiyetlerinden, edebiyat gibi boş şeylerin mektep sıralarından sonra ancak zararlı olabileceğinden bahsetti.

Ich lachte wieder. Er sagte: „Lass solche Dinge in Ruhe, Liebes!“ und sprach über die Errungenschaften des praktischen Lebens und darüber, wie triviale Dinge wie Literatur nach der Schulzeit nur noch schädlich sein könnten.

Kendisine cevap verilebileceğini, münakaşa edilebileceğini asla aklına getirmeden, küçük bir çocuğa nasihat verir gibi konuşuyor ve bu cesareti hayattaki muvaffakiyetinden aldığım tavırlariyle göstermekten de hiç çekinmiyordu.

Er sprach, als würde er einem kleinen Kind Ratschläge geben, ohne sich jemals vorzustellen, dass man ihm antworten oder widersprechen könnte, und er zögerte nie, diesen Mut durch die Haltung zu demonstrieren, die ich von seinem Erfolg im Leben geerbt hatte.

Yüzümde, pek ahmakça olduğunu adamakıllı hissetiğim bir gülümseme ile hayran hayran ona bakıyor ve bu halimle kendisine daha çok cesaret veriyordum.

Mit einem Lächeln im Gesicht, von dem ich wusste, dass es ziemlich töricht war, blickte ich ihn bewundernd an und gab ihm damit nur noch mehr Mut.

«Yarın sabah bana uğra», diyordu. «Bakalım, bir şeyler düşünürüz. Sen zeki çocuksundur, bilirim; pek çalışkan değildin ama, bunun ehemmiyeti yok. Hayat ve zaruretler insana birçok şeyler öğretir... Unutma... Erkenden gel beni gör!»

„Komm morgen früh wieder vorbei“, sagte er. „Wir finden schon eine Lösung. Ich weiß, du bist ein kluger Junge; du warst zwar nicht besonders fleißig in der Schule, aber das macht nichts. Das Leben und die Notwendigkeiten lehren einen vieles … Vergiss nicht … Komm früh vorbei!“

Bunları söylerken mektepte kendisinin de ileri gelen tembellerden olduğunu tamamen unutmuşa benziyordu. Yayut da, bunu burada yüzüne vuramıyacağımdan emin olduğu için pervasızca konuşuyordu

Während er das sagte, schien er völlig vergessen zu haben, dass er selbst einer der größten Faulpelze der Schule war. Und Yayut sprach so dreist, überzeugt davon, dass ich ihn hier nicht darauf ansprechen konnte.

Yerinden kalkar gibi bir hareket yaptı, hemen doğruldum ve elimi uzatarak:

Er machte eine Bewegung, als ob er aufstehen wollte; ich richtete mich sofort auf und streckte ihm die Hand entgegen.

«Bana müsaade!» dedim.

"Entschuldigen Sie!", sagte ich.

«Neden canım, daha erken... Ama sen bilirsin!»

"Aber, Liebes, dafür ist es noch zu früh... Aber es liegt ganz bei dir!"

Beni yemeğe çağırdığını unutmuştum. Bu anda hatırladım. Fakat o tamamen unutmuş görünüyordu. Kapıya kadar geldim. Şapkamı alırken

Ich hatte ganz vergessen, dass er mich zum Abendessen eingeladen hatte. In dem Moment fiel es mir wieder ein. Aber er schien es völlig vergessen zu haben. Ich ging zur Tür und nahm meinen Hut.

«Hanımefendiye hürmetler!» dedim.

„Meinen Respekt vor der Dame!“, sagte ich.

«Olur, olur, sen yarın bana uğra! Üzülme canım!» diyerek sırtımı okşadı.

"Okay, okay, komm mich morgen besuchen! Keine Sorge, Liebling!", sagte sie und streichelte mir den Rücken.

Dışarı çıktığım zaman ortalık adamakıllı kararmış, sokak lâmbaları yanmıştı. Derin bir nefes aldım. Hava, biraz tozla karışık da olsa, bana fevkalâde temiz ve ferahlatıcı geldi. Ağır ağır yürüdüm.

Als ich nach draußen ging, war es schon recht dunkel, die Straßenlaternen brannten. Ich atmete tief durch. Die Luft, obwohl etwas staubig, fühlte sich außergewöhnlich sauber und erfrischend an. Ich ging langsam.

Lies das ganze Buch in der App, mit Audio und Übersetzung per Fingertipp.

Mehr türkische Bücher