Kürk Mantolu Madonna

Kürk Mantolu Madonna

毛皮のコートの聖母

サバハッティン・アリ · 1943

愛、孤独、内面世界を描いた感動的な小説。

冒頭を読む

原文と、各行のあとに続く翻訳。

Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır.

これまで出会った人々の中で、おそらく私に最も大きな影響を与えた人物が一人いる。

Aradan aylar geçtiği halde bir türlü bu tesirden kurtulamadım.

数ヶ月経っても、その影響から抜け出せずにいる。

Ne zaman kendimle başbaşa kalsam, Raif Efendinin saf yüzü, biraz dünyadan uzak, buna rağmen bir insana tesadüf ettikleri zaman şaşkınca tebessüm etmek istiyen bakışları gözlerimin önünde canlanıyor. Halbuki o hiç de fevkalâde bir adam değildi.

一人で物思いにふける時、いつもレイフ・エフェンディの無邪気な顔が頭に浮かぶ。どこか世間から隔絶されたような、それでいて誰かと出会うたびに驚きの笑みを浮かべたような表情。しかし、彼は決して特別な人物ではなかった。

Hattâ pek alelâde, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biri idi.

実際、彼はごく平凡で目立たない人々のひとりに過ぎず、私たちは毎日何百人ものそのような人々を身近で見かけ、気づかないまま通り過ぎている。

Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı.

彼の人生には、私たちが知っている部分も知らない部分も含め、好奇心をそそるようなことは何もなかった。

Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: «Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar?

私たちはそのような人々を見ると、しばしば「なぜ彼らは生きているのだろう?彼らは人生に何を見出しているのだろう?」と自問する。

Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?» Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de, istemeseler de işlemeğe mahkûm birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç âlemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz.

彼らが地上を歩き、呼吸することを命じる論理や知恵とは何だろうか?しかし、私たちがこのことを考えるとき、彼らの外見しか見ていない。彼らにも頭があり、その頭の中には、本人の意思とは関係なく機能するように定められた精神があり、その結果、彼ら自身も独自の内なる世界を持っているということに、私たちは気づかないのだ。

Bu âlemin tezahürlerini dışarı vermediklerine bakıp onların mânen yaşamadıklarına hükmedecek yerde, en basit bir beşer tecessüsü ile, bu meçhul âlemi merak etsek, belki hiç ummadığımız şeyler görmemiz, beklemediğimiz zenginliklerle karşılaşmamız mümkün olur.

彼らがこの世の現実を外見上表していないからといって、精神的に生きていないと結論づけるのではなく、もし私たちがこの未知の世界に対するごく単純な人間の好奇心や驚きに身を委ねるならば、おそらく私たちは予想もしなかったものを見たり、思いもよらなかった豊かさに出会ったりすることができるだろう。

Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar.

しかし、どういうわけか、人々は何が見つかるか予測できるものを探すことを好む傾向がある。

Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmiyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.

竜が棲んでいると知られている井戸に降りていくことを厭わない英雄を見つけるのは、中身が全く分からない井戸に降りていく勇気のある人物を見つけるよりも、はるかに容易だ。

Benim de Raif Efendiyi daha yakından tanımam sadece bir tesadüf eseridir.

私がレイフ・エフェンディと親しくなったのは、全くの偶然だった。

Bir bankadaki küçük memuriyetimden çıkarıldıktan sonra - neden çıkarıldığımı hâlâ bilmiyorum, bana sadece tasarruf için dediler, fakat haftasına yerime adam aldılar - Ankarada uzun müddet iş aradım.

銀行でのアルバイトを解雇された後(理由は今でもわからない。コスト削減のためと言われたが、1週間以内に私の代わりの人を雇った)、私は長い間アンカラで仕事を探した。

Beş on kuruş param, yaz aylarını sürünmeden geçirmemi temin etti, fakat yaklaşan kış, arkadaş odalarında, sedir üzerinde yatmanın sonu gelmesini icabettiriyordu. Bir hafta sonra bitecek olan lokanta karnesini yenileyecek kadar bile param kalmamıştı.

わずかな貯金のおかげで、なんとか夏の間は苦労せずに過ごせたが、冬が近づくと、友人の部屋のソファで寝泊まりする生活も終わりを迎える。あと一週間で期限が切れるレストランの会員証を更新するお金さえ残っていなかった。

Sonu çıkmıyacağını bile bile girdiğim bir çok kabul imtihanlarının hakikaten sonu çıkmayınca nedense gene üzülüyor; arkadaşlardan habersiz olarak, tezgâhtarlık için müracaat ettiğim mağazalardan red cevabı alınca yeis içinde geceyarılarına kadar dolaşıyordum.

結果が出ないと分かっていても、私は何度も入学試験を受け、そして試験が本当に何の成果にも繋がらなかった時、なぜか落ち込んでしまうのです。また、友人に内緒で応募した販売員の求人から不採用通知を受け取ると、真夜中まで絶望してさまよい歩くこともありました。

Bir kaç tanıdık tarafından arasıra davet edildiğim içki sofralarında dahi vaziyetimin ümitsizliğini unutamıyordum.

数人の知人に誘われてたまに飲み会に出席した時でさえ、自分の置かれた状況の絶望感を忘れることはできなかった。

İşin garibi, sıkıntımın arttığı ve ihtiyaçlarımın beni bugünden yarına çıkarması bile imkânsız hale geldiği nisbette, benim de çekingenliğim, mahcupluğum artıyordu.

奇妙なことに、私の悩みが増え、必要なものがあまりにも多くなりすぎて、一日一日を過ごすことさえ困難になったとき、私の内気さや恥ずかしさも増していった。

Evvelce bana iş bulmaları için müracaat ettiğim ve hiç de fena muamele görmediğim bazı tanıdıklara sokakta rasladığım zaman başımı önüme eğip hızla geçiyordum; evvelce bana yemek yedirmelerini serbestçe rica ettiğim ve sıkılmadan ödünç para aldığım arkadaşlarıma karşı bile değişmiştim.

以前は、仕事探しを手伝ってもらった知り合いで、決してひどい扱いを受けたことのない人たちにも、うつむいて足早に通り過ぎていた。食事を頼んだり、ためらいなくお金を借りたりしていた友人たちに対しても、態度が変わってしまっていた。

«Vaziyetin nasıl?» diye sordukları zaman, acemi bir gülümseme ile: «Fena değil... Tektük muvakkat işler buluyorum!» diye cevap veriyor ve hemen kaçıyordum. İnsanlara nekadar çok muhtaç olursam onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.

「調子はどう?」と聞かれると、ぎこちない笑顔で「まあまあです…時々アルバイトが見つかるくらいです!」と答えて、すぐにその場から逃げ出した。人との関わりが強くなればなるほど、人との関わりを避けたいという気持ちが強くなった。

Bir gün, akşamüstü, istasyonla Sergievi arasındaki tenha yolda ağır ağır yürüyor, Ankaranın harikulâde sonbaharını doya doya içime çekerek ruhumda nikbin bir hava yaratmak istiyordum.

ある日の午後遅く、私はアンカラの素晴らしい秋の空気を吸い込み、心の中​​に楽観的な雰囲気を作り出そうと、駅とセルギエヴィ通りの間の人里離れた小道をゆっくりと散歩していた。

Halkevinin camlarında aksederek beyaz mermer binayı kan rengi deliklere boğan güneş, akasya ağaçlarının ve çam fidanlarının üzerinde yükselen ve buğu mudur, toz mudur, ne olduğu belli olmıyan duman, her hangi bir inşaattan dönen ve parça parça elbiselerinin içinde sessiz ve biraz kambur yürüyen ameleler, üstünde yer yer otomobil lâstiği izleri uzanan asfalt...

太陽の光がコミュニティセンターの窓に反射し、白い大理石の建物に血のように赤い穴をあけている。アカシアの木や松の若木の上空には煙が立ち昇っている――それが霧なのか塵なのかは定かではない――どこかの建設現場から戻ってきた労働者たちが、ぼろぼろの服を着て、静かに、やや背中を丸めて歩いている。アスファルトには時折タイヤの跡が残っている…。

Bunların hepsi mevcudiyetlerinden memnun görünüyorlardı. Her şey, her şeyi olduğu gibi kabul etmekteydi. Şu halde bana da yapacak başka bir şey kalmıyordu. Tam bu sırada yanımdan hızla bir otomobil geçti.

彼らは皆、現状に満足しているようだった。すべてが現状のまま受け入れられていた。だから、私にできることは何もなかった。ちょうどその時、一台の車が私の横を猛スピードで通り過ぎた。

Başımı çevirip baktığım zaman camın arkasındaki çehreyi tanıdığımı zannettim. Nitekim araba beş, on adım gittikten sonra durdu, kapısı açıldı; mektep arkadaşlarımdan Hamdi, başını uzatmış, beni çağırıyordu

振り返って見てみると、窓の向こうに見覚えのある顔があった。案の定、5、10歩ほど進むと車が止まり、ドアが開いた。学校の友達の一人、ハムディが身を乗り出して私を呼んだ。

Sokuldum.

私はさらに寄り添った。

«Nereye gidiyorsun?» diye sordu.

「どこへ行くんだ?」と彼は尋ねた。

«Hiç, geziniyorum!»

「何でもないよ、ただぶらぶらしてるだけさ!」

«Gel, bize gidelim!»

「さあ、私たちの家に行こう!」

Cevabımı beklemeden bana yanında yer açtı. Yolda anlattığına göre, çalıştığı şirketin bazı fabrikalarını dolaşmaktan geliyordu:

彼は私の返事を待たずに、私の隣に場所を空けてくれた。道すがら彼が話してくれたところによると、彼は勤めている会社の工場をいくつか視察してきたところだった。

«Geleceğimi eve telgrafla bildirmiştim, her halde hazırlık yapmışlardır. Yoksa seni davet etmiye cesaret edemezdim!» dedi..

「電報で到着を知らせていたので、家族は準備を整えてくれていたはずだ。そうでなければ、あなたを招待する勇気などなかっただろう!」と彼は言った。

Güldüm.

私は笑った。

Evvelce sık sık görüştüğüm Hamdiyi, bankadan ayrıldığımdan beri görmemiştim. Makine vesaire komisyonculuğu yapan, ayni zamanda orman ve kereste işleriyle uğraşan bir şirkette müdür muavini olduğunu ve oldukça iyi bir para aldığını biliyordum.

銀行を辞めてから、以前はよく会っていたハムディとは会っていなかった。彼は機械やその他の仲介業を営む会社の副支配人で、林業や木材関連の仕事もしていて、かなり良い給料をもらっていることは知っていた。

İşsiz zamanımda kendisine müracaat etmeyişim de hemen hemen bunun içindi: iş bulmasını rica etmiye değil de, para yardımı yapmasını istemiye geldim zanneder diye çekinmiştim.

私が失業していた時も、ほぼ同じ理由で彼に声をかけませんでした。彼に仕事探しを手伝ってほしいのではなく、金銭的な援助を求めていると思われるのではないかと恐れたからです。

«Hep bankada mısın?» diye sordu.

「あなたはいつも銀行にいるのですか?」と彼は尋ねた。

«Hayır, ayrıldım!” dedim.

「いいえ、私はもう出て行ったんです!」と私は言った。

Hayret etti:

彼は驚いた。

«Nereye girdin?»

「どこから入ったの?」

İstemiye istemiye cevap verdim:

私はしぶしぶ答えた。

«Açıktayım!»

「私は暴露された!」

Beni baştan aşağı bir süzdü, kılık kıyafetime baktı, evine davet ettiğine pişman olmamış olmalı ki, elini dostça bir tebessümle omuzuma vurarak:

彼は私をじろじろと見つめ、私の服を調べたが、どうやら私を家に招いたことを後悔していないようで、親しげな笑顔で私の肩を軽く叩き、こう言った。

«Bu akşam konuşup bir çare buluruz, aldırma!» dedi.

「今夜話し合って解決策を見つけよう。心配しないで!」と彼は言った。

Halinden memnun ve kendinden emin görünüyordu. Demek artık tanıdıklara yardım lüksünü bile yapacak hale gelmişti. Gıpta ettim.

彼は満足げで自信に満ちているように見えた。知り合いを助ける余裕さえ持てるほどの境地に達したようだった。私は彼が羨ましかった。

Küçük, fakat şirin bir evde oturuyordu. Biraz çirkin, fakat canayakın bir karısı vardı. Hiç çekinmeden yanımda öpüştüler. Hamdi beni yalnız bırakarak yıkanmıya gitti.

彼は小さくて魅力的な家に住んでいた。妻は少々容姿は劣るものの、人当たりの良い人だった。二人は私の目の前で堂々とキスを交わした。ハムディは私を一人にして風呂に入った。

Beni karısına tanıtmadığı için, ne yapacağımı bilmeden, misafir odasının ortasında dikilip kaldım. Karısı da kapının yanında duruyor ve belli etmeden beni süzüyordu. Bir müddet düşündü. Galiba zihninden «Buyurun, oturun!» demek geçti.

彼が妻に私を紹介してくれなかったので、私は客室の真ん中に立ち尽くし、どうしたらいいのか分からなかった。彼の妻はドアのそばに立って、さりげなく私を観察していた。彼女はしばらく考え込んだ。「どうぞ、お座りください!」と言おうかと思ったのだと思う。

Fakat sonra buna lüzum görmiyerek yavaşça dışarı süzüldü.

しかし、その必要性を感じなかった彼は、ゆっくりと姿を消した。

Her zaman ihmalkâr olmıyan, hattâ bu gibi kaidelere fazlaca dikkat eden ve hayattaki muvaffakiyetinin bir kısmını da bu dikkatine borçlu olan Hamdinin beni böyle ortada bırakıvermesinin sebebini düşündüm.

決して怠慢ではなく、むしろ規則を厳守し、その細部への注意深さが彼の人生における成功の一因となっていたハムディが、なぜ私をこのような窮地に陥れたのか、私は不思議に思った。

Mühimce mevkilere geçen adamların esaslı âdetlerinden biri de galiba eski - ve kendilerinden geri kalmış - arkadaşlarına karşı gösterdikleri bu biraz da şuurlu dalgınlıktı.

重要な地位に上り詰める男性に共通する特徴の一つは、年上で知名度の低い同僚に対して、ある種の意識的な無関心を示すことにあるようだ。

Sonra, o zamana kadar «siz» diye hitap ettikleri dostlarına birdenbire ahpapça «sen» diyecek kadar alçak gönüllü ve babacan oluvermek, karşısındakinin sözünü yarıda kesip resgele mânasız bir şey sormak ve bunu gayet tabiî olarak, hattâ çok kere şefkat ve merhamet dolu bir tebessümle birlikte yapmak...

そして突然、それまで「あなた」(丁寧語)と呼んでいた友人に親しげな「あなた」(くだけた)と呼びかけるほど謙虚で父性的な態度になり、誰かの話を遮って脈絡のない、意味のない質問を、ごく自然に、しかもしばしば思いやりと慈悲に満ちた笑顔を浮かべながら行うようになる…。

Bütün bunlarla son günlerde o kadar çok karşılaşmıştım ki, Hamdiye kızmak ve gücenmek aklıma bile gelmedi. Sadece, kalkıp kimseye haber vermeden gitmeyi ve bu sıkıntılı vaziyetten kurtulmayı düşündüm.

最近、こうした出来事に何度も遭遇していたので、ハムディエに対して怒りや不快感を覚える気持ちは全く湧きませんでした。ただ、誰にも何も言わずに立ち上がって立ち去り、この辛い状況から逃れることだけを考えていました。

Fakat bu sırada beyaz önlüklü, başörtülü, yaşlı bir köylü kadın, yamalı siyah çoraplariyle, hiç ses çıkarmadan kahve getirdi. Üzeri sırma çiçekli lâcivert koltuklardan birine oturdum, etrafıma baktım.

しかしその時、白いエプロンとスカーフを身につけ、継ぎ当てのある黒いストッキングを履いた年配の農婦が、音もなくコーヒーを運んできた。私は金色の花柄刺繍が施された紺色の肘掛け椅子の一つに腰を下ろし、あたりを見回した。

Duvarlarda aile ve artist fotoğrafları, kenarda, hanıma ait olduğu anlaşılan bir kitap rafında, yirmi beş kuruşluk birkaç romanla moda mecmuaları vardı.

壁には家族写真や芸術家の写真が飾られており、隅にある、おそらく家の奥様のものと思われる本棚には、1冊25クルシュの小説が数冊とファッション雑誌が置かれていた。

Bir sigara iskemlesinin altına dizilmiş bulunan birkaç albüm, misafirler tarafından bir hayli hırpalanmışa benziyordu

喫煙用の椅子の下に並べられた数枚のアルバムは、客によってかなり傷んでいたように見えた。

Ne yapacağımı bilmediğim için onlardan birini aldım, daha açmadan Hamdi kapıda göründü. Bir eliyle ıslak saçlarını tarıyor, ötekiyle açık yakalı beyaz frenk gömleğinin düğmelerini ilikliyordu.

どうしたらいいかわからず、私はそれを手に取った。開ける前に、ハムディがドアに現れた。彼は片手で濡れた髪をかき上げ、もう片方の手で白い開襟シャツのボタンを留めていた。

«E, nasılsın bakalım, anlat!» diye sordu.

「それで、元気ですか?自己紹介をしてください!」と彼は尋ねた。

«Hiç!... Söyledim ya!.»

「何もないよ!…もう言ったでしょ!」

Bana rasgeldiğinden memnun görünüyordu. İhtimal, eriştiği mertebeleri gösterebildiğine, yahut da, benim halimi düşünerek, benim gibi olmadığına seviniyordu.

彼は私に会えて嬉しそうだった。もしかしたら、自分が築き上げた地位を誇示したかったのかもしれないし、あるいは、私の境遇を考えると、自分が私とは違うことを喜んでいたのかもしれない。

Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felâket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belâları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belâları kendi üstlerine çektikleri için, alâka ve merhamet göstermek isteriz.

なぜか、人生の道を共に歩んできた人々に不幸や苦難が降りかかると、まるで自分たちがそのような災難を免れたかのように安堵感を覚え、まるで自分たちに降りかかるはずだった不幸を彼らが引き受けたかのように、そうした不幸な人々に同情と哀れみの気持ちを抱きたくなるのです。

Hamdi de bana ayni hislerle hitabeder gibiydi:

ハムディも私に対して同じような気持ちを抱いているようだった。

«Yazı filân yazıyor musun?» dedi.

「何か文章を書くのかい?」と彼は尋ねた。

«Arasıra... Şiir, hikâye!»

「時折…詩や物語も!」

«Bir faydası oluyor mu bari?»

「それって本当に効果があるの?」

Gene güldüm. O, «Bırak böyle şeyleri canım!» diyerek pratik hayatın muvaffakiyetlerinden, edebiyat gibi boş şeylerin mektep sıralarından sonra ancak zararlı olabileceğinden bahsetti.

私はまた笑った。彼は「そんなことは放っておきなさい、お嬢さん!」と言って、実生活での成功について語り、文学のような軽薄なものは学校を卒業した後には害になるだけだと話した。

Kendisine cevap verilebileceğini, münakaşa edilebileceğini asla aklına getirmeden, küçük bir çocuğa nasihat verir gibi konuşuyor ve bu cesareti hayattaki muvaffakiyetinden aldığım tavırlariyle göstermekten de hiç çekinmiyordu.

彼はまるで小さな子供にアドバイスをするかのように話し、反論されたり議論されたりするなどとは全く考えていなかった。そして、私が彼の人生における成功から受け継いだ姿勢を通して、彼はためらうことなくその勇気を示した。

Yüzümde, pek ahmakça olduğunu adamakıllı hissetiğim bir gülümseme ile hayran hayran ona bakıyor ve bu halimle kendisine daha çok cesaret veriyordum.

自分でも愚かだと分かっていながら、笑顔を浮かべて彼をうっとりと見つめた。そうすることで、私は彼にさらなる勇気を与えてしまっただけだった。

«Yarın sabah bana uğra», diyordu. «Bakalım, bir şeyler düşünürüz. Sen zeki çocuksundur, bilirim; pek çalışkan değildin ama, bunun ehemmiyeti yok. Hayat ve zaruretler insana birçok şeyler öğretir... Unutma... Erkenden gel beni gör!»

「明日の朝、私に会いに来てくれ」と彼は言った。「何とか解決策を見つけよう。君は頭の良い子だと知っている。あまり勉強熱心ではなかったかもしれないが、それは問題ではない。人生や生活の苦労は、人に多くのことを教えてくれるものだ……忘れるな……早く私に会いに来い!」

Bunları söylerken mektepte kendisinin de ileri gelen tembellerden olduğunu tamamen unutmuşa benziyordu. Yayut da, bunu burada yüzüne vuramıyacağımdan emin olduğu için pervasızca konuşuyordu

そんなことを言いながら、彼は自分が学校で一番の怠け者の一人だったことをすっかり忘れているようだった。しかもヤユットは、私がここで彼にそのことを問い詰めることはできないと確信しているかのように、堂々とそう言った。

Yerinden kalkar gibi bir hareket yaptı, hemen doğruldum ve elimi uzatarak:

彼が立ち上がろうとするような動きをしたので、私はすぐに姿勢を正して手を差し出した。

«Bana müsaade!» dedim.

「すみません!」と私は言った。

«Neden canım, daha erken... Ama sen bilirsin!»

「あら、あなた、まだ早すぎるわ…でも、それはあなた次第よ!」

Beni yemeğe çağırdığını unutmuştum. Bu anda hatırladım. Fakat o tamamen unutmuş görünüyordu. Kapıya kadar geldim. Şapkamı alırken

彼が私を夕食に招待してくれたことをすっかり忘れていた。その瞬間、思い出した。しかし、彼は完全に忘れていたようだった。私は帽子を手に取り、ドアへと歩み寄った。

«Hanımefendiye hürmetler!» dedim.

「この女性に敬意を表します!」と私は言った。

«Olur, olur, sen yarın bana uğra! Üzülme canım!» diyerek sırtımı okşadı.

「わかった、わかった、明日会いに来て!心配しないで、ダーリン!」彼女はそう言って私の背中を撫でた。

Dışarı çıktığım zaman ortalık adamakıllı kararmış, sokak lâmbaları yanmıştı. Derin bir nefes aldım. Hava, biraz tozla karışık da olsa, bana fevkalâde temiz ve ferahlatıcı geldi. Ağır ağır yürüdüm.

外に出ると辺りは真っ暗で、街灯が灯っていた。深呼吸をした。空気は少し埃っぽくはあったものの、驚くほど澄んでいて爽やかだった。ゆっくりと歩き出した。

アプリなら、音声とタップ翻訳つきで本を最後まで読めます。

ほかのトルコ語の本